HİÇ KİMSENİN PAZARI – Gizem ÇELEBİ ÇAMLI
En son bir günlüğün sayfalarına yazdığımda ortaokula gidiyordum ve yedinci sınıflardan bir çocuğa
platonik olarak aşıktım. ‘Âdem’ di adı. Varlığımdan haberi olmayan birine karşı hissedilen duyguları –
bir de okunmasın diye şifreleyerek- yazdığım satırlar… Bugün artık şifrelemeyi bırak, büyük puntolarla
yazsam da duyulmuyorum. Siz bilmezsiniz, kimi insanlar duyulmaz. Çünkü onlar sadece duyarlar. Ama
duyulmazlar. Bir sesleri olduğu bile unutulur.
Yedinci sınıflardaki Âdem, Âdem ile Havva hikâyesini biliyor muydu acaba? Bilmese de önemli değil
gerçi. Entelektüel birikimlerin, zenginlikten sayılmadığı, cüzdan avcılığının aşk kırıntılarına kahkahalar
attığı bir dönem için fazla beklenti! Fazlasını beklersen yalnız ölürsün!
Bugün Pazar. Zaten bunları pazardan başka vakitte yazamazdım. Tatil ama tatil olmayan Pazar
bunaltısı. Sobanın demir telinde hâlâ kurumayan önlük ve külotlu çorabın tatsız nem kokusu…
Kolalanan yakalığın şimdiden ensemi yakan acısı… Anne tarafından hunharca çitilendiğin -çitilendiğin
diyorum, gerçekten çitilerdi- Pazar banyosu, olası bitlere karşı detaylı saç kontrolü, tırnak kesme -hem
de en dibinden- aklımda henüz yetiştiremediğim matematik ödevinin boğazıma yapışmış beni boğan
parmakları… Şimdi yine aynı his… Parmaklar farklı olsa da boğulan boğaz aynı.
Ne diyordum?
‘Duyulmamak…’ Varoluşsal yok sayılmanın en arabesk hâli. Kendin konuş, kendini dinle, kendini
yarala… Duyguların göğsünün kafesine çarpa çarpa körelsin. En yüksek perdeden kendini anlat ama
gözündeki yaş -belki de renksiz olduğundan- hiç görünmesin. Duyulmadıkça perde perde kısılan sesin,
gözünden akan yaşın son damlasına senkron hâlde sadece bir nefes olarak dudaklarından süzülsün. O
içine dökülen yaşın, genzindeki tuzlu tadı… Tanıdık geldi mi ey duyulmayanlar!
Derdin varsa git denize anlat!
Kedilere, bulutlara anlat!
Pencere pervazında çiçeklere anlat!
İnsana dert anlatılır mı hiç?
Demiş şair. Ben kulak asmamışım tabi ki. Zaten oldum olası da sevmem nasihat dinlemeyi. “Çocuklar
erken yatar.” cümlesinin yarıda bıraktığı pazar eğlencesi programının soğuk yatakta -kılıfı yeni
değişmiş, ucuz yumuşatıcı kokan yastık- dinlediğim jeneriği. Becerip de tamamlayamadığım
matematik ödevi… Onu sabah kahvaltısında peynir ve zeytine katık ede ede uydur kaydır bitirme
telaşının boğazımı sıkan elleri…
Duyulmadıkça önce konuşmayı, sonra hissetmeyi bırakıyormuş insan. Bundan mıdır nedir bilinmez,
elime kalemi kâğıdı alıp bir şeyler çizemedim. Belki de elimi tuttu Pazar günlerinin bitmek bilmeyen
kasveti. Bir oto portre çizebilseydim eğer önce ağızsız, sonra da kalpsiz çizerdim kendimi.
Duyulmak, yok!
Konuşmak, yok!
Hissetmek, yok!
Çizmek, yok!
Bugün pazar…
Yine boğazımda pazar gününün elleri…


