Günlük

GÜNLÜK, TAZE FASULYE VE O – GİZEM ÇELEBİ ÇAMLI

Mis gibi taze fasulye… Yanında da cacık, sarımsaklı.
Az evvel terapinin son seansından geldim. Bir yandan yemek yerken bir yandan da yazacağım
bugün. Aylardır midem kadar gönlüm de açmış, ne yazık! İnsanın kendi gönül açlığını aylarca,
yıllarca fark edememesi kendine yaptığı en büyük haksızlık. Bir yaz başında taze fasulye
yerken bir şeyler yazma ihtiyacı hissetmem dahi keyfime keyif katıyor bugün.
Sık sık geçmişten bir anı uçuşup geliyor gözlerimin önüne. Tozlu bir anı diyemiyorum çünkü
zihnimin açık hava sinemasında defalarca izlediğim için tozlanmaya fırsatı olamıyor.
İçlerinden birini seçip görüntüyü durduruyorum. Kendime ilk yaptığım haksızlık hangisiydi
acaba? Görülmediğim, işitilmediğim, hissedilmediğim bir gönülde kalma çabası mıydı?
Hırpalanmalarıma aldırmaksızın gülmeye çalışmak mı? En acıtan hangisiydi kestiremezdim.
Bir şeye üzülürken o kadar çabuk yeni bir şeye üzülürdüm ki hangisi için göz yaşı döktüğüm
birbirine karışırdı. Hangi sözü daha çok kırardı kestiremezdim. En son neye ağladığımı bile
unutmuş halde bulurdum kendimi. Hiçbir şarkısında, şiirinde, anısında yer almayı bir tür
başaramadığım biri göz yaşlarımı da görmezdi.
Anagapesis… “Bazen birini severiz ama aynı anda o kişiye karşı yabancılaşmış gibi hissederiz.
Yani, kişiye karşı hissedilen sevginin ya da duygusal bağın zamanla silikleşmesi,
yabancılaşması veya hissedilememesi durumu.” demişti psikoloğum kalın çerçeveli gözlük
saplarını katlayıp masaya bırakırken. “İnsan bazen duygusal olarak çok fazla yaralandığında
bu hissi yaşar.” demişti. Acıtsa da birini sevmekten vazgeçmemeyi tanımlayan bir kelime var
mıydı acaba psikolojide? Aptallığımın bir adı var mıydı? Anagapesis yaşamamak için
ömrümün en inatçı mücadelesini verdiğimi söylesem mesela? Ne kadar değersiz, önemsiz bir
hiç olduğumu anladığımda değil de artık kalbimin ona hiç titremediği ile yüzleştiğimde
yardım almak için yaralı bir hayvan gibi sağa sola koşturduğumu… O tek taraflı, zavallı sevgim
uçup gitmesin diye içimde tutma çabam… Çok ayak diremiştim birilerinden yardım almamak
için. Ama terapistim, duygularıma birer ad koymaya başladığında sağa sola savrulan hislerim
birer kimlik kazanmaya başlayınca buna ne kadar da çok ihtiyacım olduğunu fark ettim.
Bugün veda seansıydı. Birer orta şekerli Türk kahvesi eşliğinde son görüşmemizi
gerçekleştirdik. Sanıyorum bu günlüğe de yazmayacağım artık. Yeni bir deftere daha çiçekli
şeyler yazmak istiyorum üzerine taze fasulyenin salçalı suyundan damlatabileceğim. Üzerinde
göz yaşı olmayan, neşeli yazılar; hatta bir gün belki gerçek aşk şiirleri… Neden olmasın?
Yol boyunca hayalini kurduğum şeyi yapmanın tam da vaktiydi. Babamın köyde emek emek
yetiştirdiği taze fasulyeleri onun için saklardım buzlukta. Yazık, hiç hak etmemiş oysa. Koşup
açtım buzluğu. Kalan son paketi bu kez uzun uzun izlemeden tencerenin dibine soğanı,
domatesi doğradığım gibi açıp koydum. Bugün son paket fasulyeyi pişirdim; hem de ona
değil, kendime. Mis gibi taze fasulye… Yanında da cacık, sarımsaklı.
Sürekli “o” diye bahsettim değil mi bir adı yokmuş gibi… Hissettirdikleri, yaşattıkları, kırdıkları
aynı olanlar, aynı isimle de anılabilirler bana kalırsa. “O” yeterli bu amaç için. Bunu her ne
kadar son paket fasulyeyi aylarca saklayacak kadar geç anladıysam da artık son bulabilmişti.

Tencerede pişen son paket fasulyenin buğusuna bindi gitti günlüğüme yazdığım son satırların
kalıntıları.
Aynaya, güzelliğini görmeyi unuttuğum kadına bakıyorum. Bir tencere fasulyenin
güzelleştirdiği kadınlar var, artık biliyorum.

Bir cevap yazın