MİRAS – Gizem MERT
Havasına tütün karışmış bir mutfaktayım. Tanıdıklık arayan gözlerime tezgâhtaki dağınıklık takılıyor; kiminse bu mutfak, pek iyi bir ev hanımı olduğunu söyleyemem. Solumdaki eski masaya, evde ne varsa çerçi gibi yaymışlar. İlaç tıkıştırılmış sepet, yarım bırakılmış soğuk bir çay, krem rengi tokanın yanında pembe tırnak cilası… Mutfakta olması gereken en son şey diye düşünüyorum. Süslü mumun yanında bir kavanoz şeker var, akideye benziyor. Zeytin çekirdeklerini bile atmamış. Masada duran, tanımadığım başka eşyalarda var; kabloya bağlı uçlarından, telefon ya da bilgisayar olabileceklerini çıkarıyorum.
Esintisiz bir güne denk gelmiş olacağım; sıcak, göğsümün tam ortasından basıyor ya da o kahve bakışlar gözlerimin tam içine baktığından daralmış hissediyorum. “Kimdi bu kız?” diye düşünmeme gerek yok, tanıyorum onu, tombul parmaklarından. “Sigaraya da mı başlamış? Son gördüğümde on dokuzundaydı. Sınava girecekti, ne oldu acaba? Hâline bakılırsa vatana millete hayrı olan bir işi yok. Kendine hayrı olsaydı bari…” Neye baktığına duyduğum merak bacaklarımı ona doğru sürüklediğinde titremiyorum; bu iyi, son yıllarım vücuduma hükmedemeyerek geçmişti.
Telefonunda bir fotoğrafım var. Fotoğrafta üçlü koltuğun ortasında ben, salonun duvarındaki çerçevede ölü kızım. Yorgun gözlerimdeki öfke, ardımdan “Nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata, öleceğinden haberi yok fotoğraflarının,” denmesini imkânsız kılıyor. Öleceğini unutacak kadar gülecek bir hayatım olmadı. Oysa şiirdeki kadın gibi ben de yetimdim. Hiç sevgilim olmadı, Tevfik Efendi’ye gelin diye verdiklerinde yaşım kaçtı hatırlamıyorum da yirmi birimde üç çocukla kaldığımda adımın dula çıktığını iyi anımsıyorum.
Adımın önündeki sıfatlara yenisi eklenirken kim olduğumu sorgulamak aklıma gelmemişti. Civar köylere dikişe giden dul terzi, beline kadar saçlarını şehre gitmek için satan günahkâr… Tanrı kitabında “Telin gözükmesin.” derken, benim saçlar kim bilir kimlere sallanacak diye düşündüklerinden böyle demişler sanıyorum. Peşine düşemezdim ya hepsinin; adım işçiye çıktığında rahatlamıştım. Bilmem ben sermaye sınıfını da, emeğe yabancılaşmayı da… Marx gibi adamlar kolumdaki zincire bakıp bakıp şükrettiğimi görselerdi, anlarlardı kaybedeceğim şeyin kursağımıza giren üç beş lokmanın, elden gelmediğinde nasıl doyurucu olduğunu.
Okuma yazmayı çalıştığım okuldaki haritalardan belledim. İşaretli başkent: An-ka-ra. Bildiğim harfler çoğaldıkça hatmettim Türkiye Siyasi Haritasını, gidemediğim şehirlerin adları hâlâ aklımdadır. Gidemediğim şehirler dediğime bakmayın, Ankara’nın kazası olan doğduğum yer il olduğunda gittiğim şehir sayısı da ikiyi bulmuştu. Suudi Arabistan’ın haritası olsaydı onu da ezberlerdim, nihayetinde adımın Emekliden Hacı’ya çıkmasını sağlamıştı. O yıllarda dul bir kadının, başında erkek olmadan ülke değiştirmesi görülmüş şey değildi.
Bakmayın şimdi feminist devrim yapmış gibi konuştuğuma, ataerki büyüsün diye kucağımda az sallamadım. Tevfik Efendi’nin ölümünden yedi ay sonra kucağıma aldığım oğluma başka isim bilmez gibi soysuz babasının adını koysam da Tevfik diye seslenememiştim. Gözleri kaderimin renginde kapkara bir oğlan… Bende mavi düşler uyandırdığından olacak Çakır demeyi uygun bulmuştum. Yırtıcı kuş gibi bir anlamı olduğunu onu büyütürken anlamıştım ama kıyamazdım. Her ne kadar geçim sağlayan bensem de evin direğinin erkek olduğuna iman ettiğimden kutsaldı Çakır’ım; varsın çalışmasın, içkisini ben getirirdim. Evlatlarına baba olmadıysa ne olmuş, kendimi bildim bileli hem ana hem babaydım, onlara da bakardım. Evden mi gitti? Dulluğu da en iyi ben bilirdim, karısına da sahip çıkardım.
“Erkek gibi kadın,” dendi mi öyle bir gururlanırdım ki sormayın. Ben bu eksik hâlimde – tövbe haşa- “Erkek gibi”ye layık görülüyordum. Kıyafetim ömrümün sonuna kadar aynıydı: Robadan elbise. “Erkek gibi kadına yakışır mı?” demeyin, pantolon ahlaksızlıkla anılıyordu. Okuyan insanları çok severdim. Ağabeyim buğdayın bile nazla çıktığı köyümüzden mimar çıkmıştı. Ben akıldan noksan değildim elbette ama kız kısmı okumaz, iman ettiğim şeylerden biri de buydu. Kızlarımı on beşine varmadan evlendirdim, namus sonuçta, bekletmeye gelmez. Ben erkek gibiydim ya, bende namusun aranmasına gerek yoktu.
Köyden çıkışımın otuzuncu yılı dolmuş, ben kadın kahraman gibi mücadele etmişim, ev bile almışım ama torunlarım “Okumak,” deyince içimi bir korkudur sarmıştı. İmanından dönene mürtet denir, adımın önüne gelmesini en son isteyeceğim şeydi. Okuyan insanı severim ama benim torunlarım kız… Öyleyse “Okuyan insanı, kız değilse severim,” demem daha doğru olacaktı. Yetişmiş iki kız, okutmayınca ne yapacaksın? Çalışmaya salamazsın ya evlendir, kocası düşünsün. Kimmiş, neciymiş, döver mi, söver mi düşünmeye ne hacet, hem benim anam düşünmüş müydü? Tevfik Efendi’ye verirken beni, kaç gece ağzımda kan tadıyla uyuduğumu işitmiş miydi?
Başından neler geçmiş, sen niye yaptın aynısını diye soracak olursanız, cevabım yok. Bu kız da günlerdir ondan adımı anıp duruyor. Kadın atalarıyla hesaplaşacak mıymış neymiş? Nereden çıkıyorsa tüm bunlar, dünya tuhaf yer olmuş çıkmış. Karnın toksa, hele bir de yatağın yumuşaksa kendine dert arıyorsun demektir diyeceğim de…Ölüler konuşamaz. Aslında konuşuruz da cümle ölülerle ortak bir karar aldık: Bunlara laf mı yetişir? Şimdi diyecek “Madem karnın toktu, niye her ezan bittiğinde “Allah’ım al canımı!” diye dua ediyordun? Etrafında onlarca insan varken ne diye dalıp gidiyordun? Yediklerimizin de hiç tadı yok diye ne mızmızlanıyordun?” Fotoğrafımdaki somurtkan suratımdan söz açarsa ne diyeceğim?
Yapraklar tepemde bir darağacı gibi sallandıkça içim ölüm çekiyordu. Yıllarımı dünyaya feda ettikten sonra anladım ki, koşuşturup durmam güneşin dönmesinden kıymetli değilmiş. Yorgun düşüşüme doktorlar Parkinson hastalığı dedi. Sanki yaşlı bedenim, hareketli olduğum yılları özlüyordu da titreyip duruyordu. Ama ondan değilmiş, ödülle çalışan bir sistem varmış beynimde. İşte o, anladığım kadarıyla iş yavaşlatmış. Stresli beyinlerde görülürmüş. Boksör değilmişim ya kafa travmasından kaynaklı deselermiş… Anlayacağınız, doğru bildiklerimi yaparken de öyle gailesiz değildim. Benim neslim kaygı bozukluğu, depresyon falan bilmez, bir tek içimizin daraldığını bilirdik. Onu da el âleme belli etmezdik. Benim yüzüm hariç o her şeyi belli etmeye meyilliymiş, baksana fotoğrafa… Mezarlıklara bir uğrasanız, bu hayırsız beni bir kez bile ziyaret etmedi, ne pişmanlıklar duyarsınız. Önünde nice sıfatlar olan Sultan karı önce kendinden sonra neslinden af dilese ne fayda?
Ben suratımı asarken bilir miydim, neslimden gelen herkese de gülmezliğin yazılacağını? Ya onlar sepete tıkıştırdıkları ilaçlardan şifa arayacaklarını bilselerdi, yetmiş dokuz yıllık iç sıkıntıma reddimiras yapmazlar mıydı?


